Uluslararası Radikalizm Gözlemevi
+905534025560
info@urad.com.tr
06560, Söğütözü Cad. No:43 Ankara, Turkiye

Şiddetin Dönüşen Yüzü
Günümüzde teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken bu değişim toplumu her yönüyle etkiliyor. İletişim biçimleri, hayat tarzları ve insanlar arasındaki ilişkiler dönüşürken kuşaklar arasındaki farklar da giderek belirginleşiyor. Bu dönüşümden şiddet de payını alıyor. Artık şiddeti yoksulluk ya da eğitimsizlik gibi geleneksel nedenlerle açıklamak yeterli olmuyor. Karşımızda çok daha erken yaşlarda başlayan, dijital dünyadan beslenen ve giderek daha acımasız hale gelen bir "yeni nesil şiddet" sorunu var.
Artık bireyler, ideolojik bir bağlılık olsun ya da olmasın örgütlü yapılar içinde veya dijital ortamda beslenen söylemler aracılığıyla şiddeti meşru bir davranış biçimi olarak içselleştiriyor. Bu yeni durum, organize suç örgütleri ile radikal örgütler arasındaki çizgiyi de giderek belirsizleştiriyor.
Türkiye’de son dönemde kamuoyuna yansıyan vakalar da bu dönüşen küresel şiddet eğiliminin yerel yansımalarını çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bir yanda Daltonlar, Redkitler, Casperlar[1] gibi isimlerle markalaşan yeni nesil organize suç yapıları ile diğer yanda İzmir ve Eskişehir gibi şehirlerde görülen bireysel ve ideolojik arka planlı şiddet eylemleri birlikte değerlendirildiğinde karşımızda münferit olaylardan ibaret bir tablo olmadığı açıkça görülüyor. Aksine bu durum, farklı biçimler altında ortaya çıkan ancak benzer dinamiklerden beslenen bir şiddet tırmanışına işaret ediyor.
Eskişehir’de Nazi sembolleriyle dolu bir nefret manifestosu yayımladıktan sonra sokakta önüne geleni bıçaklayan Arda K.[2] vakası ile İzmir’de bir karakola IŞİD motivasyonuyla saldıran 16 yaşındaki E.B.[3] örnekleri, ideolojik içerik taşıyan bireysel eylemlerin de bu yeni şiddet biçiminin bir parçası haline geldiğini ortaya koyuyor.
Organize suç örgütleri ve radikal örgütlerin nihai amaçları farklı olsa da kullandıkları yöntemler ve insan kaynağı neredeyse aynı. Her iki taraf da şiddeti meşrulaştırıyor ve özellikle aidiyet arayan gençleri hedef alıyor. Yani ister bir çete üyesi olsun ister radikal bir militan her ikisi de şiddeti bir "yaşam biçimi" haline getiren benzer bir süreçten geçiyor.
Yeni Nesil Şiddet Nedir?
"Yeni nesil şiddet” kavramı, şiddet vakalarının yalnızca sayısal olarak artmasını değil doğasının ve toplumsal karşılığının köklü biçimde değişmesini ifade eder.
Bu dönüşümün ilk dikkat çeken yönü, şiddetin giderek bireyselleşmesidir. Eskiden şiddet genellikle örgütlü yapılar içinde belli bir hiyerarşiyle uygulanırdı. Yeni nesil şiddette ise bireyler çoğu zaman herhangi bir açık talimat almadan kendi insiyatifiyle eyleme geçmektedir. Dijital dünya ise bu sürecin en önemli etkenidir.[4] Birey, fiilen bir örgütün parçası olmasa bile dijital dünyada tükettiği içerikler ile şiddeti bir yaşam biçimi olarak içselleştirmekte böylece bu yapıların sokaktaki eylem elemanlarına dönüşmektedir.
Yeni nesil şiddetin en belirgin ve kaygı verici özelliği ise şiddetle temas yaşının giderek düşmesidir. Bugün çocuklar yalnızca sokakta ya da suç çevrelerinde değil evlerinin içinde sosyal medya akımları ve kontrolsüz dijital içerikler aracılığıyla şiddetin her türlüsüne çok erken yaşlarda maruz kalıyor. Bu erken temas, empati duygusunu zayıflatırken şiddeti problem çözmenin, dikkat çekmenin ve güç göstermenin en kısa yolu olarak normalleştirmektedir. Özellikle kimlik arayışının yoğun olduğu ergenlik döneminde, şiddet bireyin kendini görünür kıldığı ve varlığını kanıtladığı bir araç haline geliyor.[5]
Bu noktada en kritik kırılma şiddetin bir "yöntem" olmaktan çıkıp bir "kimlik" haline gelmesidir. Yeni nesil şiddette fail, uyguladığı şiddet sayesinde kendini "var" hissediyor. Şiddet aidiyet sorunu ve kendini güçsüz gören gençler için bir statü sembolü haline gelir. Onlar için bir çeteye dahil olmak ya da radikal örgütün söylemlerini sahiplenmek toplumda "korkulan", "dikkate alınan" ve "ayrıcalıklı" bir figüre dönüşme anlamına gelir. Bu nedenle şiddet, bir şeyi elde etmenin yolu olmaktan çıkmış doğrudan "ben buradayım" deme biçimine dönüşmüştür.
Çeteler Ve Radikal Örgütler Arasındaki Temel Fark
Organize suç yapıları ile radikal örgütler, eleman temini ve şiddeti uygulama biçimleri bakımından birbirine giderek yaklaşsa da bu şiddeti hangi motivasyonla ürettikleri ve nasıl meşrulaştırdıkları noktasında ayrışırlar. Her iki yapı da genellikle toplumun çeperinde kalmış, ekonomik ve sosyal anlamda sıkışmış, kendini yalnız ya da değersiz hisseden bireyleri hedef alıyor. Ancak bireylere sundukları vaatler ve şiddete yükledikleri anlamlar oldukça farklı.
Çetelerde şiddet, esas itibarıyla çıkar odaklı bir araçtır. Buradaki temel motivasyon ekonomik kazanç sağlamak, egemenlik kurmak, rakipleri sindirmek ve iç disiplini tesis etmektir. Özellikle gelir adaletsizliğinin derinleştiği bölgelerde, bireyler legal yollarla ulaşamayacakları lüks hayata ve saygınlık statüsüne bir çetenin parçası olarak kestirmeden ulaşabileceklerine inanırlar. Bu nedenle organize suç örgütleri açısından şiddet, maddi kazanç ve statü elde etmenin bir yoludur.
Radikal örgütlerde ise şiddet, ideolojik bir çerçeve içinde meşrulaştırılır. Burada şiddet, kutsal bir davaya, siyasi bir ideale ya da dini bir amaca hizmet ettiği iddiasıyla meşrulaştırılır. Bu yapılarda şiddet, dünyevi bir maddi kazançtan ziyade fedakarlık, aidiyet ve kimlik göstergesi olarak sunulur. Birey, bu örgütlerin sunduğu "büyük anlatılar” sayesinde kendini bir suçlu olarak değil, bir "dava adamı" veya "kurtarıcı" olarak görür.
Her ne kadar bu iki yapı farklı hedefler taşısa da ortak noktaları şiddeti merkeze almalarıdır. Çeteler, gençlere zenginlik, güç ve görünürlük vaat ederken radikal örgütler aidiyet, anlam ve kutsal bir kimlik sunar. Bu motivasyon farkına rağmen her iki yapı da bireyleri benzer şekilde radikalleştirir ve şiddeti içselleştirmelerine neden olur.
Amaçlar Farklı Yöntemler Benzer
Çeteler ve radikal örgütler, özellikle örgütlenme biçimleri ve eleman temininde şaşırtıcı bir benzerlik sergilerler. Bugün artık örgütlenme biçimi, dijital dünyanın kullanılması eleman devşirme noktasında bu iki yapı arasındaki metodolojik farklar neredeyse ortadan kalkmıştır.
Radikal örgütlerin uzun süredir kullandığı hücre tipi yapılanma modeli bugün modern suç örgütlerinin de temel örgütlenme biçimlerinden biri haline gelmiştir. Eski tip kabadayılık veya mahalle çetesi hiyerarşisinin yerini, birbirini tanımayan küçük yapılardan oluşan yeni nesil çeteler almıştır. Öyle ki aynı çete adına eylem yapan, aynı kişi ya da yapı tarafından finanse edilen faillerin çoğu zaman birbirlerini ilk kez yargılama aşamasında görüyor. Bu durum yeni yapının ne kadar değiştiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Bu iki yapı arasındaki en net benzerliklerden biri de şiddeti dijital ortamda sunma biçimlerinde görülüyor. Radikal örgütlerin infaz videoları ve propaganda içerikleriyle geliştirdiği “korku yayma” stratejisi, suç örgütleri tarafından bugün “racon” kesme, güç gösterisi ve itibar inşası amacıyla kullanılmaktadır. Şiddet eyleminin kaydedilmesi ve sosyal medyada servis edilmesi eylemin kendisinden daha stratejik bir önem taşır hale gelmiştir. Buradaki temel amaç, sadece düşmanı cezalandırmak değil dijital dünya üzerinden eleman temini sağlamak, rakiplere gözdağı vermek ve illegal dünyada bir "marka değeri" oluşturmaktır.
Bir diğer çarpıcı benzerlik ise eleman temininde dijital platformların kullanılmasıdır. Radikal örgütler “yalnız aktör” diye anılan bireyleri eyleme sürüklerken organize suç örgütleri de aynı dijital kanalları (Telegram, Discord, TikTok vb.) kullanarak eleman temin etmektedir. Bu süreçte örgüt ile fail arasındaki klasik yüz yüze ve hiyerarşik bağ giderek zayıflayarak yerini fiili bir taşeronlaşma almaktadır. Fail, örgütle güçlü bir fiziksel bağ kurmadan yalnızca dijital ortamda edindiği yöntem ve söylemlerle şiddet üreten bir operasyonel birime dönüşmektedir.
Ortak Zemin Nerede Oluşuyor?
Radikal örgütler ile organize suç yapıları arasındaki ortaklık, birebir aynı eylem biçimlerinden ziyade şiddeti üreten sosyal ve psikolojik zeminlerde ortaya çıkmaktadır. Bu zemin büyük ölçüde toplumun çeperinde kalan, aidiyet duygusu zayıf ve geleceğe dair beklentileri kırılgan olan bireyler etrafında şekillenmektedir. Aslında her iki yapı da aynı insan kaynağını kullanıyor.
Bu ortak zeminin en belirgin özelliği güçlü bir aidiyet arayışıdır. Kendisini değersiz hisseden birey, şiddet içeren bir grubun parçası haline gelerek sahte bir özsaygı inşa eder. Organize suç örgütleri bireyleri para, güç ve statü vaadiyle cezbediyorken radikal yapılar ise onlara anlam, dava ve kutsal bir kimlik sunmaktadır. Sonuçta her iki durumda da birey, kendisini değerli ve güçlü hissettiren bir rolün içine çekiliyor ve şiddet bu rolün vazgeçilmez parçası haline geliyor.
Radikal örgütlerin sıkça kullandığı “biz ve onlar” ayrımı, artık çetelerin de kullandığı bir dil haline gelmiş durumda. Birey, bir grubun parçası haline geldiğinde dış dünyaya karşı “biz” zırhına bürünür. Bu ayrıştırıcı dil, karşı tarafı insanlıktan çıkaran bir süreci de beraberinde getiriyor. Hasmını ya da ideolojik düşmanını artık bir insan olarak değil ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak gören fail için şiddet, ahlaki bir yük olmaktan çıkar ve meşru bir davranış biçimine dönüşür.
Dijital mecralar, bu ortak zeminin en güçlü taşıyıcısıdır. Sosyal medya ve kapalı mesajlaşma grupları (Telegram vb.) şiddetin normalleştirildiği ve hatta ödüllendirildiği bir ortam yaratmaktadır. Eylemin kendisinden çok görüntüsü, yarattığı dijital etki ve dolaşım hızı önem kazanmaktadır. Bu içeriklere maruz kalan gençler için şiddet, korkulacak bir suç olmaktan çıkarak taklit edilen bir popüler kültür unsuruna dönüşüyor.
Çeteler ve radikal örgütler zaman içinde birbirlerinin yöntemlerini izleyerek adeta ortak bir şiddet repertuarı oluşturmuştur. Sosyal medyada itiraf ya da tehdit videoları paylaşmak, düşmanı aşağılayan görüntüler servis etmek, belirli semboller, maskeler, işaretler ve müzikler üzerinden bir “marka” yaratmak bugün her iki yapının da başvurduğu standart yöntemler haline gelmiştir.
Türkiye Açısından Riskler Ve Yapısal Sorunlar
Türkiye hem coğrafi konumu hem de demografik yapısı gereği bu yeni nesil şiddet dalgasının en sert hissedildiği ülkelerden biridir. Çeteler, bireysel ideolojik saldırılar ve suça sürüklenen çocuklarla ilgili olaylar hızla çoğalırken bu tehditlere karşı kurumsal reflekslerimiz ne yazık ki yeterince hızlı ve etkili olamıyor.
Türkiye’de güvenlik büyük ölçüde suç işlendikten sonra devreye giren bir yapıya sahiptir. Oysa yeni nesil şiddet, özellikle dijital mecralarda çok daha erken aşamalarda filizleniyor. Bireyi, radikalleşmeye iten süreci erkenden tespit edecek önleyici mekanizmalar henüz yeterli kapasitede değil. Suça sürüklenen çocukların rehabilitasyon süreçlerindeki eksiklikler, bu çocukların sistemden koparak daha büyük suç yapılarına veya radikal gruplara yönelmesine yol açıyor.
Dijital ortamda radikalleşen, örgütle fiziksel bağları zayıf olan faillerin, geleneksel istihbarat ve takip yöntemleriyle tespit edilmesi de oldukça güçtür. Dijital mecraların, oyun platformlarının ve kapalı grupların takibi konusunda "risk temelli" bir stratejinin eksikliği bireysel ve öngörülemez saldırıların önünü açmakta. Sosyal medyadaki şiddet içeriklerine karşı uygulanan denetimlerin hızı, şiddetin yayılma hızının çok gerisinde kalıyor.
Yeni nesil şiddetle mücadele sadece emniyetin ya da yargının değil aynı zamanda eğitim, sosyal hizmetler ve aile politikalarının birlikte çalışmasını gerektiren çok boyutlu bir meseledir. Türkiye’de bu kurumlar arasındaki iletişim ve veri paylaşımı oldukça parçalı. Bir gencin okulda sergilediği sorunlu davranışlar, aile içi riskler ve dijital ortamdaki şiddet eğilimleri çoğu zaman parçalı biçimde ele alınmakta bundan dolayı da erken ve etkili müdahale imkanını ortadan kalkmaktadır.
Bütüncül Bakış
Organize suç örgütlerinin hücre tipi yapılanmalarla profesyonelleşmesi ile radikal odakların dijital mecralarda gelişen “yatak odası radikalleşmesi” üzerinden taban bulması şiddetin farklı biçimler altında ancak ortak bir zeminde birleştiğini ortaya koymakta. Bu tabloyla sadece emniyet tedbirleriyle mücadele etmek semptomları tedavi edip hastalığı görmezden gelmektir.
Bu noktada İngiltere ve Fransa’daki uygulamalar önemli örneklerdir. Fransa kurmuş olduğu CIPDR[6] ile (Suçluluğu ve Radikalleşmeyi Önlemede Bakanlıklar Arası Komite) suçluluk ve radikalleşmeyi ayırmadan tek bir koordinasyon çatısı altında ele alan bir yaklaşımı benimsemektedir. İçişleri, Adalet ve Milli Eğitim gibi farklı kurumların aynı masada buluştuğu bu modelde risk altındaki gençler henüz şiddet eylemine yönelmeden sosyal destek ve rehabilitasyon mekanizmalarına dahil edilmektedir.
İngiltere ise geniş kapsamlı terörle mücadele stratejisi olan CONTEST'in dört ana ayağından birini oluşturan Prevent[7] stratejisi ile erken müdahaleyi merkeze almaktadır. Öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları ve yerel aktörler aracılığıyla radikalleşme emareleri gösteren bireylerin “güvenlik sorunu” haline gelmeden önce tespit edilmesini ve yönlendirilmesini amaçlamaktadır.
Türkiye açısından çıkarılması gereken temel ders, önleme odaklı ve kurumsal olarak bütünleşmiş bir üst yapının gerekliliğidir. Risk temelli bir yaklaşımla, okullardan dijital mecralara, sosyal hizmet birimlerinden cezaevi süreçlerine kadar uzanan entegre bir takip ve müdahale sistemi kurulmadıkça yeni nesil şiddetle etkin mücadele mümkün olmayacaktır.
Sonuç olarak, yeni nesil şiddet sınırları bulanıklaşmış, hibrit ve hızla evrilen bir yapıya sahiptir. Bu tehdide karşı geliştirilecek stratejinin de aynı ölçüde esnek, kapsayıcı ve en önemlisi bütüncül olması gerekir. Türkiye, yapısal boşluklarını bu modern ve önleyici yaklaşımlarla doldurabildiği ölçüde hem bireysel saldırıların hem de organize suç yapılarının gençliği içine çeken bu karanlık döngüsünü kırma imkanına sahiptir.
KAYNAKÇA
[2] Prof. Dr. Hilmi Demir, “Eskişehir’deki saldırı bize ne söylüyor?”, Fikir Turu, 15 Ağustos 2024.
[3] Prof. Dr. Hilmi Demir, “16 yaşında bir çocuk nasıl IŞİD’li oldu?”, Fikir Turu, 15 Eylül 2025.

Hilmi Demir
30/09/2025

Özcan Güngör
08/09/2025

Emre Gürbüz
01/08/2025

Abdullah Denikul
14/07/2025

Oğuz Demir
19/03/2025