Uluslararası Radikalizm Gözlemevi
+905534025560
info@urad.com.tr
06560, Söğütözü Cad. No:43 Ankara, Turkiye

Meseleyi iki devletin çıkar çatışmasına indirgediğimiz anda, tam kalbini ıskalarız. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey yalnızca ordular, vekiller, füze menzilleri değildir; iki ayrı gerçeklik kurma rejimidir. İsrail ile İran farklı çıkarlara, farklı kurumsal yapılara, farklı ittifak ağlarına sahip olabilir fakat asıl ayrım bunların gerisinde yatar: Dünyayı nasıl anlamlandırdıkları, tehdidi nasıl tanımladıkları, zamanı nasıl ölçtükleri ve bedeli nasıl tarttıkları…
Bu yüzden aynı olay iki tarafta aynı şeyi ifade etmez. Aynı saldırı bir tarafta varoluşsal alarm üretirken, diğer tarafta tarihsel bir zincirin doğal halkası gibi okunabilir. Güç dediğimiz şey burada nötr değildir; hafızanın içinden geçerek şekillenir. Bu nedenle çatışma önce anlamda kurulur; sahadaki şiddet, bu anlamın türevidir.
Travmadan Doktrine
Hafıza bu çerçevenin dekoru değil, altyapısıdır. İbrancasıyla Shoah, Almancasıyla Holokost, modern çağın en sistematik yok etme projesidir: Sanayileşmiş ölüm. Bürokrasiyle planlanan, demiryollarıyla taşınan, kamplarda işletilen bir imha düzeni. “Altı milyon Yahudi” yalnızca öldürülmedi; Yahudilik en büyük teolojik buhranına da maruz kaldı. Bu yüzden Shoah, İsrail için geçmişte kalmış bir felaket değildir; güvenlik düşüncesinin sıfır noktasıdır.
Shoah’ın asıl ağırlığı burada yatar: Ölümün büyüklüğünde değil sadece, savunmasızlığın mutlaklığında. Devlet yoktu, sığınak yoktu, geri çekilecek bir hat yoktu. Bu yüzden bugün herhangi bir tehdit, yalnızca askeri kapasiteyle değil, o tarihsel kırılmanın hafızasıyla tartılır. Risk erken büyütülür çünkü gecikmenin anlamı, bir halk için tarihin kendini tekrar etmesi ihtimalidir. İsrail’in güvenlik doktrininde sertliğin, hızın ve ön almanın bu kadar merkezi oluşu buradan gelir. Shoah, yalnızca hatırlanan bir acı değildir; karar anında konuşan bir hafızadır.
İsrailoğulları için Shoah geçmişte yaşanmış bir felaketin ötesindedir; tehdit algısını kalibre eden canlı bir mekanizmadır. Hangi gelişmenin tolere edilebilir bir risk, hangisinin mutlak olarak bertaraf edilmesi gereken bir tehlike olduğu, teknik analizden çok bu tarihsel travmanın süzgecinden belirlenir.
Yenilgiden Direniş Doktrinine
İran’da ise bunun simetrisinde Kerbelâ vardır. Kerbelâ 680 yılında Peygamber’in küçük torunu Hazreti Hüseyin’in, Emevi Sultanı Yezid’e biat etmeyi reddederek Kûfe’ye doğru yola çıkmasıyla başlayan ve küçük bir grubun büyük bir ordu tarafından kuşatılıp tecrit edilmesiyle sonuçlanan bir kırılmadır. Fırat’a erişimleri kesilir, günler süren susuzluk ve izolasyonun ardından çatışma katliama dönüşür, Hüseyin ve yanındakilerin çoğu katledilir, geride kalan kadın ve çocuklar esir alınır ve bu facia, rivayetlere göre, kesilen başların taşınması ve esirlerin dolaştırılmasıyla iktidarın sergilediği bir güç gösterisine çevrilir.
Kerbelâ’nın önemi tam burada yoğunlaşır. Bu, sadece bir savaşın kaybedilmesi değildir; güç ile hak iddiasının birbirinden kopuşunun sahnelenmesidir. Siyasi iktidarın meşruiyetle özdeş olmadığı, hatta ona karşı konumlanabileceği fikri, burada dramatik bir biçimde görünür hale gelir. Hüseyin’in tavrı bu yüzden kritik kabul edilir: Sonucu bilinse bile geri adım atmamak. Bu, Şii düşüncede pasif bir mağduriyet değil, şuurlu bir tercih olarak okunur.
Kerbelâ ayrıca İslam dünyasında kalıcı bir ayrışmayı derinleştirir. Sünni gelenekte olay daha çok tarihsel-siyasi bir kriz olarak ele alınırken, Şii gelenekte normatif bir ölçüye dönüşür: Kimin yanında durulacağı; kime, hangi noktada karşı çıkılacağı bu olay üzerinden düşünülür. Bu nedenle Kerbelâ yalnızca geçmişe ait değildir; siyasal davranışın sınırlarını tartışan sürekli bir referans haline gelir.
Kısacası Kerbelâ, bir yenilgi hikâyesinden çok, meşruiyet, direniş ve otorite üzerine kurucu bir sahnedir. Bu yüzden etkisi tarihsel olmaktan uzaktır; düşünsel ve siyasal düzeyde devam eder.
Kerbelâ da benzer biçimde yalnızca bir dini anlatı değildir; kaybı taşınabilir kılan, fedakârlığı anlamlandıran ve direnişi süreklileştiren bir siyasal üretim matrisidir. Bu iki hafıza rejimi farklı işlevler üretir: Biri tehdidi erkenden büyütme refleksi verir; diğeri bedeli uzun süre taşıma kapasitesi. Bu farkı göz ardı eden her analiz, sahadaki davranışın mantığını çözemez. Çünkü güvenlik doktrini burada yalnızca askeri kapasiteden değil, tarihsel bilincin kurumsallaşmış biçimlerinden doğar.
Aktif Hafıza
Dolayısıyla geçmiş burada korunmaz; işlenir, dönüştürülür, güvenlikleştirilir. Hafıza, duygusal bir arşiv değil; müdahale eşiğini belirleyen aktif bir siyasal kaynaktır. İsrail’de İran tehdidinin sık sık “gecikilmemesi gereken felaket” olarak kodlanması, bu mekanizmanın açık bir sonucudur: Hafıza tehdidi büyütür; büyüyen tehdit önleyici sertliği meşrulaştırır. İran tarafında ise Kerbelâ, yasın dili olmaktan çıkıp direnişin ahlâkî zorunluluğuna dönüşür. Böylece iki farklı cümle doğar: Biri “bir daha savunmasız kalamayız” der; diğeri “bir kez daha geri çekilemeyiz” der.
“Le'olam lo od (Bir daha asla!)”- “Külli yevmin Aşura ve külli arzin Kerbela! (Her gün Aşura, her yer Kerbela)”… Bu iki ifade arasındaki fark derindir fakat ortak noktaları daha çarpıcıdır. Her ikisi de siyaseti olağan düzlemden koparıp istisna rejimine taşır. Karar alma hızlanır fakat aynı anda esneklik daralır. Çünkü hafıza, yalnızca rehberlik etmez; sınır da çizer.
Şii siyasal evrende ritüelin oynadığı rol bu noktada belirleyicidir. Aşura yalnızca bir anma değildir; tarihin bugünde yeniden icra edilmesidir. Sokak burada yalnızca fiziksel bir mekân değil; hafızanın bedenleştiği, duygunun kolektifleştiği ve kimliğin yeniden kurulduğu bir sahnedir. Modern miting neyse, belirli bağlamlarda Aşura odur; hatta daha fazlasıdır. Çünkü burada çağrı yalnızca bugüne değil, kutsanmış bir geçmişe yaslanır. İnsanlar yalnızca bir slogan etrafında toplanmaz; bir tarihsel kaderi tekrar eder. Bu yüzden ritüel, Şii dünyasında inancın dekoru değil; politik enerjinin taşıyıcı altyapısıdır. Sokak, duygu ve tarih aynı anda çalışır ve bu üçlü birleşim, sıradan mobilizasyon biçimlerinin çok ötesinde bir dayanıklılık üretir.
Zaman algısı bu çatışmanın en az konuşulan ama en belirleyici boyutlarından biridir. İsrail’de stratejik kültür büyük ölçüde hız, ön alma ve erken müdahale üzerine kuruludur. Tehdit henüz tam olgunlaşmadan etkisiz hale getirilmelidir çünkü gecikmenin anlamı tarihsel hafızada yalnızca taktik hata değil, felaketin eşiğidir. İran’da ise zamanın mantığı farklıdır: Sabır, yıpratma, yayma ve uzun savaşı omuzlama...
Kerbelâ anlatısı burada anlık zaferin değil, zaman içinde büyüyen haklılığın rejimini kurar. Bu yüzden İran için süre, bir zafiyet değil, stratejik bir araçtır. Böylece sahada iki farklı zaman rejimi karşılaşır: Biri hızla çözmeye çalışan, diğeri zamana yayarak dönüştüren. Bu karşılaşma yalnızca gerilim üretmez; aynı zamanda bir tür kilitlenme yaratır. Çünkü birinin çözüm dediği şey, diğerinin henüz başlamış saydığı bir süreçtir.
Ölüm: Kayıp mı, Stratejik Sermaye mi?
Ölümün anlamı ise bu ayrımı daha da keskinleştirir. İsrail bağlamında ölüm minimize edilmesi gereken mutlak kayıptır; kolektif hafıza bunu bir zorunluluk olarak dayatır. İran/Şii bağlamında ise ölüm belirli siyasal-teolojik çerçeveler içinde şehadet olarak yeniden anlamlandırılabilir. Bu, ölümün romantize edilmesi değildir; siyasetteki işlevinin dönüştürülmesidir. Biri ölümü azaltarak varlığını sürdürür; diğeri ölümü anlamlandırarak mücadeleyi devam ettirir.
Bu fark, risk hesaplarını, toplumsal dayanıklılığı ve liderliğin karar mantığını doğrudan etkiler. Aynı kayıp, bir tarafta geri çekilme baskısı yaratırken, diğer tarafta mobilizasyonu artırabilir. Dolayısıyla ölüm burada sadece sonuç değildir; stratejik davranışın içsel bir değişkenidir.
Bu hattı yalnızca askeri kapasiteyle, vekil aktörlerle veya caydırıcılık dengeleriyle açıklamaya çalışmak eksik kalır. Daha derinde işleyen şey, geçmişin bugündeki dolaşımıdır. Hafıza burada pasif bir birikim değil; aktif bir kuvvettir. İsrail Shoah’ı yalnızca bir yas alanı olarak taşımaz; savunmasız kalmama iradesinin siyasal çekirdeğine dönüştürür. İran ise Kerbelâ’yı yalnızca bir inanç hatırası olarak muhafaza etmez; direnişin sürekliliğini besleyen bir anlam kaynağına çevirir. Böyle olunca acı yalnızca acı olarak kalmaz; kurucu bir enerjiye dönüşür. Sonra bu enerji stratejik sermayeye çevrilir. Siyasetin sertleştiği eşik tam burasıdır. Çünkü hatırlayan taraf, kendini yalnızca haklı görmez, tarih tarafından görevlendirilmiş hisseder.
Bu nedenle yaşanan gerilim basit bir çıkar çatışması değildir; iki ayrı hafıza rejiminin bugünü kendi diliyle kurma mücadelesidir. İsrail’de tehdit çoğu zaman geçmişte ihmal edilmiş felaket ihtimallerinin bugüne sızması gibi okunur. İran’da ise baskı ve kayıp, uzun direniş tarihinin yeni bir halkasıdır. Güncel olay kendi başına anlam taşımaz; daha büyük bir tarihsel çerçeveye bağlanarak okunur. Bu durum karar almayı hızlandırır; fakat aynı anda görüş alanını daraltır. Çünkü analoji rahatlatır fakat körleştirir. Her yeni kriz eski bir travmanın yankısı olarak yorumlandığında, aktörler olanı anlamaktan çok, zaten bildiklerini sandıkları bir hikâyeyi yeniden doğrulamaya yönelir. Stratejik hata çoğu zaman burada ortaya çıkar.
Harita Bir Metindir
Mekân da bu çatışmada tarafsız değildir. Toprak, sınır, kutsal şehir, türbe, ziyaret hattı; hepsi siyasal anlamla lebalep doludur. İsrail için coğrafya tarihsel sürekliliğin maddi kanıtıdır; İran için ise kutsal hafızanın ve sadakat ağlarının taşındığı bir nüfuz haritasıdır. Harita bu nedenle yalnızca askeri bir araç değil; hafızasal bir metindir.
Hukuk, diplomasi ve medya da bu tarihsellikten bağımsız değildir. “Soykırım”, “direniş”, “meşru müdafaa”, “işgal”, “mazlumiyet”; bunların hiçbiri saf teknik kavramlar değildir. Her biri geçmişten yük alır; her biri bugünkü şiddetin ahlâkî tercümesine dönüşür. Küresel kamuoyunda hangi anlatının karşılık bulduğu, çoğu zaman sahadaki olaydan çok, o olayın hangi tarihsel kelime dağarcığına bağlandığıyla ilgilidir.
İçeride ise bu hafıza rejimleri toplumu farklı biçimlerde örgütler. İsrail’de daha kurumsal, daha disiplinli, daha devlet merkezli bir hafıza omurgası vardır. Müfredat, müze, anıt, diplomasi ve güvenlik dili bu omurgayı taşır. İran’da ise hafıza daha yaygın, daha akışkan ve daha toplumsal bir dolaşıma sahiptir. Ritüel, merasim, yas ve şehadet kültürü bu dolaşımı sürekli kılar. Fakat sonuçta iki sistem de aynı siyasal işleve bağlanır: Kimliği tehdit üzerinden tahkim etmek ve bedeli anlam üzerinden taşınabilir kılmak. İsrail’de varoluşsal tehdit doktrini güvenlik refleksini sertleştirir; İran’da şehadet kültürü kaybı dayanıklılığa dönüştürür. Biri felaketi önlemek için gaddarlaşır; diğeri fedakârlığı anlamlandırarak direnç üretir.
Bu nedenle bu çatışmayı açıklamak için salt realizm yetmez; salt ideoloji de yetmez. Burada daha yoğun bir alan vardır: hafızayla yüklü rasyonalite. Aktörler irrasyonel değildir fakat hesapları tarihsiz de değildir. Korku, yas, öfke, gurur ve hayatta kalma iradesi, stratejik davranışın kenarında duran unsurlar değil, bizzat onun iç malzemesidir. Duygu yükseldikçe siyaset haşinleşir; siyaset haşinleştikçe duygu yeniden büyür. Böylece bir döngü oluşur. Kriz geçici olmaktan çıkar; kalıcı bir yönetim biçimine dönüşür. Olağanüstü, olağan hale gelir. Geri adım yalnızca taktik bir geri çekilme olarak değil, kimlikten ve tarihten eksilme olarak algılanır. Bu yüzden uzlaşma zorlaşır. Çünkü pazarlık çıkarlar arasında değil, kutsallaştırılmış zorunluluklar arasında yapılmaya çalışılır.
Anlatı Bir Güvenlik Aparatıdır
Bu çalışma bir olaylar kronolojisi sunmuyor: Bir hakikat rejimini teşhir ediyor. Çünkü İsrail ile İran arasındaki gerilimi yalnızca askeri kapasite, diplomatik hamle ya da vekil aktörler üzerinden okumak, meselenin en görünür katmanına takılı kalmaktır. Asıl belirleyici düzlem daha derindedir: Anlatının üretildiği, sınırlandığı ve devlet tarafından mühürlendiği düzlem. Burada devletler yalnızca savaşmaz; anlamı da yönetir. Ve anlam, rastgele değil, seçilerek inşa edilir. Cımbızlanır. Ayıklanır. Kodlanır. Sonra resmileştirilir.
İsrail ve İran, modern dönemin en sofistike anlatı devletleridir. Her ikisi de tarihsel travmaları, dini sembolleri ve kolektif hafızayı bir “serbest yorum alanı” olarak değil, disipline edilmesi gereken bir stratejik kaynak olarak ele alır. Bu yüzden anlatı, bir kültürel ifade değil, bir güvenlik aparatıdır. Ne hatırlanacağı kadar, nasıl hatırlanacağı da belirlenir. Ve daha önemlisi: Nasıl hatırlanmaması gerektiği de.
Bu noktada kritik eşik şudur: Bu anlatılar kendiliğinden doğmaz. Toplumsal hafızanın organik bir uzantısı değildirler. Aksine, belirli tarihsel kesitler seçilerek büyütülür, diğerleri sistematik biçimde bastırılır. Bir tür “hafıza mühendisliği” devreye girer. İsrail örneğinde Holokost’un belirli bir okuması -kurbanlık, varoluşsal tehdit, sürekli teyakkuz hali- devletin güvenlik doktrinine eklemlenirken; İran’da Kerbelâ’nın belirli bir yorumu -mazlumiyet, fedakârlık, kutsal direniş- devrimci ideolojinin taşıyıcı kolonuna dönüştürülür. Fakat burada belirleyici olan bu olayların kendisi değil, onların hangi biçimde anlatıya dönüştürüldüğüdür. Çünkü aynı tarih, farklı siyasal ihtiyaçlar altında bambaşka anlamlara kavuşabilir.
Anlatı: Eylemin Aracı
Dolayısıyla mesele şu değildir: İsrail Holokost’u, İran Kerbelâ’yı hatırlıyor!.. Hayır, mesele şudur: Bu hatırlama biçimi, alternatif okumaları dışlayacak şekilde devletleştirilmiştir. Çoğul anlamlar tekilleştirilmiş, yorum alanı daraltılmıştır. Anlatının dışına çıkan, yalnızca “yanlış” sayılmaz; aynı zamanda tehlikeli kabul edilir. Çünkü bu anlatılar sadece geçmişi açıklamaz, bugünü meşrulaştırır ve geleceği programlar. Bu yüzden farklı bir okuma, yalnızca akademik bir sapma değil, siyasal bir tehdit olarak kodlanır.
Burada araçsallaştırma devreye girer. Anlatı, kendi başına bir amaç değildir. Stratejinin hizmetindedir. Devlet, ihtiyaç duyduğu siyasal hattı önce belirler; sonra bu hattı meşrulaştıracak anlatıyı üretir ya da mevcut anlatıyı o hatta göre yeniden biçimlendirir. Yani anlatı, stratejinin sonucu değil, stratejinin dilidir. Bu nedenle “önce travma, sonra siyaset” şeklindeki naif sıralama tersine çevrilmelidir: Önce stratejik ihtiyaç vardır; ardından bu ihtiyacı taşıyacak uygun anlatı formu inşa edilir.
Bu tersine çevirme anlaşılmadıkça, İsrail-İran hattı sürekli yanlış okunur. Çünkü yüzeyde görünen şey -karşılıklı düşmanlık, ideolojik karşıtlık, tarihsel kırılmalar- derindeki yapının yalnızca tezahürüdür. Asıl yapı, bu düşmanlığın nasıl sürekli yeniden üretildiğidir. Ve bu üretim, askeri çatışmadan çok daha istikrarlı bir zeminde gerçekleşir: Anlatı üretimi.
İsrail’de bu üretim, varoluşsal tehdit sürekliliği üzerinden işler. Geçmişte yaşanan bir felaket, zamansal olarak kapanmaz; sürekli şimdide tutulur. Böylece güvenlik politikaları bir tercih olmaktan çıkar, zorunluluk haline gelir. İran’da ise anlatı, mazlumiyetin kutsallaştırılması üzerinden kurulur. Kerbelâ yalnızca tarihsel bir kırılma değildir; sürekli tekrarlanan bir siyasal formdur. Her kriz, bu form içinde yeniden anlamlandırılır. Her çatışma, kutsal bir devamlılığın parçası haline getirilir.
Fakat iki anlatı arasındaki farktan çok, benzerlik daha öğreticidir. Her ikisi de seçicidir. Her ikisi de dışlayıcıdır. Ve her ikisi de stratejiktir. Bu yüzden bu anlatılar, “ne oldu?” sorusuna cevap vermez. “Ne yapılmalı?” sorusunu yönlendirir. Başka bir deyişle: Anlatı, geçmişin değil, eylemin aracıdır.
Geçmişin Tahakkümü
Buradan şu sonuca varmak gerekir: İsrail ile İran arasındaki gerilim, yalnızca jeopolitik bir rekabet değildir. Aynı zamanda iki farklı anlatı rejiminin karşılaşmasıdır. Fakat bu karşılaşma, sandığımız gibi iki hakikat arasında değil, iki stratejik kurgu arasında gerçekleşir. Her iki taraf da kendi anlatısını doğal, kaçınılmaz ve tartışılmaz olarak sunar. Oysa bu anlatılar, belirli ihtiyaçların ürünüdür. İnşa edilmiştir. Ve inşa edilmiş olan, çözülebilir.
Bu nedenle bu çalışmanın temel iddiası nettir: İsrail-İran hattını anlamak için olayları değil, anlatıların nasıl üretildiğini incelemek gerekir. Çünkü dipte belirleyici olan, ne hatırlandığı değil; neyin hatırlanmaya zorlandığıdır. Ve bu zorunluluk, stratejinin ta kendisidir.
Neticede ortaya çıkan tablo nettir. İsrail ile İran arasındaki hat yalnızca jeopolitik bir rekabet alanı değildir. Bu, iki ayrı tarih bilincinin, iki ayrı acı ekonomisinin, iki ayrı meşruiyet üretim düzeninin çarpıştığı bir sahadır. Biri “bir daha asla savunmasız kalmamak” buyruğuyla hareket eder; diğeri “direnişin bedeli ne olursa olsun sürmesi” buyruğuyla. Aralarındaki fark büyüktür; fakat onları birbirine bağlayan daha karanlık bir ortaklık vardır. İkisi de geçmişi kapanmış bir sayfa olarak görmez. Geçmişi çalıştırır.
Ve çalıştırılan geçmiş, bir noktadan sonra yalnızca yön vermez; hükmeder. Asıl tehlike tam burada başlar. Hafıza toplumu ayakta tutabilir ama aynı hafıza kendi doğruluğuna fazla inandığında, stratejik körlüğün en disiplinli biçimini üretir. O anda geçmiş rehber olmaktan çıkar; kader haline gelir.
Ve işte tam bu noktada, bedelin gerçek adresi görünür hale gelir: Bu iki anlatı yalnızca kendi toplumlarını şekillendirmez; bütün bir bölgeyi, hatta giderek insanlığın ortak ufkunu rehin alır. Çünkü iki tarafın da “zorunluluk” diye adlandırdığı şey, diğerinin varlık gerekçesine dönüşür. Biri tehdidi büyüttükçe diğeri direnişi kutsallaştırır; diğeri direnişi kutsallaştırdıkça biri tehdidi mutlaklaştırır. Böylece ortaya yalnızca bir çatışma değil, kendini besleyen kapalı bir sistem çıkar. Bu sistemde her ölüm yeni bir gerekçe üretir, her yıkım yeni bir anlatıyı tahkim eder. Bedel ise ne yalnızca İsrail’e ne yalnızca İran’a aittir: Bedel Gazze’de, Beyrut’ta, Şam’da, Tahran’da, Kudüs’te; daha da ötesinde, bu dili ithal eden her coğrafyada ödenir.
Bu yüzden asıl mesele bu anlatı rejimlerinin işleyişini çözmektir. Bu çalışmanın iddiası tam da burada başlar: Hafızayı inkâr etmek değil, onun nasıl işletildiğini açığa çıkarmak. Anlatıyı reddetmek değil, onun nasıl üretildiğini teşhir etmek. Çünkü ancak o zaman, yani geçmişin nasıl bugüne zincirlendiği görüldüğünde, bu zincirin kırılma ihtimali doğar. Özgürleşme burada romantik bir umut değildir, analitik bir zorunluluktur.
Ve şimdi mesele şuna indirgenebilir: Geçmişi taşımak mı, yoksa onun tarafından taşınmak mı? Bu çalışma, ikinciyi reddetmenin ve birincisini yeniden düşünmenin çağrısıdır.
___________________________________________________________________________________________________________________________________
Kaynakça:
Assmann, J. (2011). Cultural Memory and Early Civilization: Writing, Remembrance, and Political Imagination. Cambridge University Press.
https://www.cambridge.org/core/books/cultural-memory-and-early-civilization/BCCB31EDCBF10BAF4F9B084B4BC6E5A7
Campbell, D. (1998). Writing Security: United States Foreign Policy and the Politics of Identity. University of Minnesota Press.
https://www.upress.umn.edu/book-division/books/writing-security
Levy, D., & Sznaider, N. (2006). The Holocaust and Memory in the Global Age. Temple University Press.
https://muse.jhu.edu/book/603
Aghaie, K. S. (2004). The Martyrs of Karbala: Shi'i Symbols and Rituals in Modern Iran. University of Washington Press.
https://www.researchgate.net/publication/291292165_Martyrs_of_Karbala_Shi'i_symbols_and_rituals_in_modern_Iran
Dabashi, H. (2011). Shi'ism: A Religion of Protest. Harvard University Press.
https://www.researchgate.net/publication/264483170_Shi'ism_A_Religion_of_Protest_by_Hamid_Dabashi_London_Harvard_University_Press_2011
Sinkaya, B. (2021). No Conquest, No Defeat: Iran’s National Security Strategy (Kitap incelemesi).
https://www.researchgate.net/publication/354334708_NO_CONQUEST_NO_DEFEAT_IRAN'S_NATIONAL_SECURITY_STRATEGY
Momen, M. (2006). Review of The Martyrs of Karbala: Shi'i Symbols and Rituals in Modern Iran, by K. S. Aghaie.
https://www.researchgate.net/publication/262117712_The_Martyrs_of_Karbala_Shi'i_Symbols_and_Rituals_in_Modern_Iran_by_Kamran_Scot_Aghaie
Akın, K. (2017). Dünyevî iktidarın meşrûlaştırılmasında dinî bir ritüelin kullanılması: Kaçarlar ve taziye.
https://dergipark.org.tr/tr/pub/marusbd/article/346758

Araştırmacı
1974'te Oltu'da doğdu. 1990'da Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ne girdi. 1994'te DTCF Felsefe Bölümü'ne kaydoldu. Bu iki fakülteyi yarım bırakarak 2004'te İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Edebiyat dünyasına 90'ların başında şiirle girdi. İlk kaleme aldığı şiirler Kayıtlar Dergis... [Profili gör]