Uluslararası Radikalizm Gözlemevi
+905534025560
info@urad.com.tr
06560, Söğütözü Cad. No:43 Ankara, Turkiye

21.yüzyılda güvenlik ve radikalleşme çalışmalarının en yakıcı sorularından biri şudur: Neden bir çocuk, hayatını riske atarak, hapis veya ölüm ihtimalinin kesin olduğu bir terör veya suç örgütüne katılır? Geleneksel bakış açısı, bu gençleri “yoldan çıkmış”, “ahlaki pusulası bozuk” veya doğuştan “suçlu” olarak etiketleme eğilimindedir. Ancak son yüzyılda yapılan akademik araştırmalar, meselenin bireysel bir patolojiden çok daha derin, yapısal ve ilişkisel bir kriz olduğunu göstermektedir.
Batı’da hem akademik hem de güvenlik alanında suç araştırmaları, radikalleşme çalışmaları ve gençlik şiddeti konusu çok boyutlu ve interdisipliner bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bu konuda Üniversiteler, STK’lar, Sivil yönetimler ve sermaye grupları araştırma merkezleri, enstitüler kurmuş ve bu çalışmalara geniş fonlar sağlamışlardır. Türkiye ise maalesef bu konuyu yalnızca kolluğa havale etmiş, polisiye tedbirlerle işin içinden çıkabileceğini düşünmüştür. Resmi sıfat ve görevle “radikalleşme uzmanı” olarak çalışan bir akademisyen olarak bu konudaki çalışmaların oldukça zayıf olduğunu ifade etmeliyim. Bu konuda yavaş davranan, geri duran sadece kamu değildir, Üniversiteler, STK’lar, Sivil yönetimler ve sermaye grupları da gereken desteği vermekten uzaktır. Bu yazıda konudaki literatüre katkı sağlamak için şimdilik bu işin yalnızca bir boyutunu bu yazı çerçevesinde ele almaya çalışacağım.
Neden çocuklar çetelere katılıyor?
İster bir terör örgütüne ister bir çeteye üye olsun, bu yapılar çocuklarımızı fiziksel olarak kaçırmasalar bile onları zihinsel ve duygusal olarak “çalmaktadır”. Bu “çalma” eylemi, çocuğun geleceğe dair umutlarının, empatisinin ve toplumsal normlara olan inancının, yerini şiddet odaklı bir sadakate, korkuya ve “sokak kodlarına” bırakması sürecidir. Peki ama bu nasıl gerçekleşiyor? Bu yazıda terör radikalleşmesini bir kenara bırakarak, ki örgüte kazanma anlamında mekanizmalarında çok fazla benzerlik olsa da gençlerin çetelere yönelimini anlamaya çalışacağız.
Gençlerin çetelere yönelimini anlamak için de öncelikle onların içinde büyüdüğü “ekosistemi” anlamamız gerekiyor. Çeteler, sosyal bir boşlukta oluşmazlar, meşru kurumların geri çekildiği, güven krizi yaşadığı zamanlarda kök salarlar. Bu yüzden çeteler sadece şiddet uygulayan menfaat grupları değildir devletten rol çalan “yarı-politik” otoriteler olarak kendilerini sunarlar. Devletin “isteksiz veya yetersiz” olduğu mahallelerde, çeteler güvenlik, adalet (alacak-verecek davaları) ve istihdam gibi hayati ihtiyaçları karşılamaktadır. Böyle durumlarda devlet şiddet tekelini kaybeder ve egemenlik, silahlı gruplar arasında paylaşılır. Bir çocuk için bu durum şu anlama gelir: “Eğer devlet beni koruyamıyor ve doyuramıyorsa bunu yapan çeteye sadakat duymam meşrudur.”
Ekonomik yoksulluk ve okullarda “potansiyel suçlu” muamelesi gören, iş piyasasında dışlanan gençler için çete, bir “direniş kimliği” sunar. Yapısal zemin hazır olduğunda, çeteler gençleri cezbetmek için güçlü psikolojik ve sosyal “kancalar” kullanır. Bu süreç, bir işe alımdan ziyade, bir “aileye kabul” ritüeli gibi sunulur.
Çeteye katılımın en temel motivasyonlarından birinin “sevgi ve aidiyet” ihtiyacıdır. Ailevi sorunlar yaşayan, ihmal edilmiş veya istismara uğramış çocuklar için çete, bir “ikame aile” işlevi görür. “İnsanlar sevilmek ister... Çeteler, o sevgiyi her zaman bulabileceğiniz bir yer gibidir, ama aynı zamanda onlardan biri olmak için ne derlerse yapmanız gerekir”. Çete, gence “kardeşlik” vaat eder, ancak bu kardeşliğin bedeli şiddettir.
Paradoksal bir şekilde, gençleri şiddet örgütlerine iten en güçlü faktörlerden biri “şiddet korkusu”dur. Çete üyeliğinin mağduriyetle ilişkisini inceleyen araştırmalar, birçok gencin “korunma” amacıyla çeteye girdiğini belirtir. Gençler, okulda veya mahallede dövülmemek, zorbalığa uğramamak için güçlü bir grubun himayesine girerler.
Statü ve Saygı Arayışı
Anderson’ın “Sokakların Kanunu” (Code of the Street) tezine atıfla, Weltman (2024) ve Melde & Esbensen (2013), marjinalize edilmiş genç erkekler için “saygı”nın hayati bir para birimi olduğunu vurgular. Geleneksel başarı yolları (okul, iş) kapalı olan gençler için şiddet, “değerli bir itibar” kazanmanın tek yoludur. Bir genci dövmek, silah taşımak veya polise direnmek, grup içinde statü kazandırır. Gençler şiddeti bir “saygı aracı” olarak görürler; çünkü “korkulmanın, saygı görmekle eş değer olduğu” algısı hâkimdir.
Araştırmalar popüler kültür ürünlerinin çete davranışlarını ve statü kazanma yöntemlerini doğrudan öğrettiğini belirtmektedir. Eski bir çete üyesinin şu itirafı aktarılmaktadır: “Burada çete faaliyeti vardı ama Colors [1988 yapımı bir film] filmi bize nasıl gerçekten çetecilik yapacağımızı öğretti”. Bu örnek, filmlerin sadece eğlence olmadığını, aynı zamanda sokaktaki gençler için statü kazanma yollarını gösteren bir “müfredat” işlevi gördüğünü kanıtlamaktadır. Yerel mahalle çeteleri, ulusal çetelerin davranışlarını ve giyim tarzlarını filmlerden (örneğin Colors filminden sonra mavi ekose gömlek giymeye başlamaları) kopyalamaktadır. Bu filmler vizyona girdiğinde gençler, filmdeki argoyu ve sembolleri benimseyerek duvarlara işlemekte ve bunları bir saygı/statü aracı olarak kullanmaktadır. Mafya filmleri ve rap müzik, çete imajını yücelterek çete üyeliğinin artmasında etkili olabilmektedir. Medya; yasal yollarla elde edilmesi zor, hatta imkânsız görünen bir zenginlik (“bling”) ve heyecan dünyası sunarak, çeteye katılmayı statü kazanmanın “doğru” yoluymuş gibi göstermektedir.
Çeteler, interneti ideolojik mesaj yaymaktan ziyade kendilerini temsil etmek, “sertliklerini kanıtlamak” ve “böbürlenmek” (bravado) için kullanmaktadır, YouTube videoları, şiddet ritüellerinin küresel ölçekte izlenmesini ve taklit edilmesini sağlayan yeni bir “görsel arşiv” oluşturmuştur. Karteller, sosyal medya ve video oyunları aracılığıyla şiddeti, zenginliği ve gücü yücelten “narkokültür” öğelerini yaymaktadır. “Bir hayvan gibi elli yıl yaşamaktansa, bir kral gibi beş yıl yaşamayı tercih ederim” söylemi, gençlere kısa yoldan statü ve saygı kazanmanın ölümcül bir yolunu pazarlamaktadır
Yoksul mahallelerde, yasal yollardan başarıya ulaşmış rol modellerin eksikliği (bu kişilerin banliyölere taşınması), uyuşturucu satıcılarını ve çete üyelerini “başarılı” (para ve statü sahibi) tek model haline getirmektedir. Gençler, bu kişilerin maddi kazançlarını ve toplumdaki “savaşçı” statülerini görerek onlara özenmektedir
Çocuk çeteye girdikten sonra, sadece bir gruba katılmış olmaz; bilişsel, duygusal ve davranışsal bir dönüşüm geçirir. Bu süreç, çocuğu bizden “çalan” asıl mekanizmadır. Bu modele göre, çeteler halihazırda riskli bireyleri seçer (seçilim), ancak üyelik süreci bu bireylerin şiddet eğilimini dramatik bir şekilde artırır (güçlendirme). Çeteler, üyelerine “Şiddet Odaklı Maskülinite” adı verilen zehirli bir erkeklik normu dayatır. Bu norma göre, bir erkek asla geri adım atmaz, saygısızlığa anında ve şiddetle karşılık verir (retaliation) ve asla “zayıf” veya “kadınsı” (avoidance of femininity) görünmez. Weltman, çeteden ayrılmanın önündeki en büyük engellerden birinin bu olduğunu belirtir; çünkü şiddeti bırakmak, “erkeklikten feragat etmek” ve “korkak” (punk/bitch) olarak damgalanmak anlamına gelir. Çocuk, bu kimlik hapishanesinde, şiddeti bir “hayatta kalma performansı” olarak sürekli yeniden üretmek zorundadır.
Baş suçlu İnternet mi?
İnternetin gençleri doğrudan “zehirleyerek” çetelere kattığı düşüncesi, kaynaklarda “Hipodermik Şırınga” (Hypodermic Needle) modeli olarak adlandırılan ve geçerliliğini yitirmiş eski bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre izleyici pasif, mesaj ise doğrudan etki eden bir virüs gibidir. Oysaki, bir anlatının (propaganda) etkili olabilmesi için mutlaka onu taşıyan ve doğrulayan bir sosyal ağa ihtiyaç vardır. Yani teknoloji tek başına bir fail değil, insan ilişkilerinin bir aracıdır. Bir video tek başına bir genci radikalleştirmez. O videonun etkili olabilmesi için, videodaki mesajı doğrulayan, tartışan ve onaylayan bir sosyal çevreye (arkadaş grubu, çevrimiçi forum vb.) ihtiyaç vardır. İnternet, bu sosyal ilişkilerin yaşandığı “yerdir” (bağlam), radikalleşmeyi yaratan “büyücü” değildir.
Dolayısıyla internet, radikalleşmenin “nedeni” değil, ilişkilerin kurulduğu bir “bağlam”dır. İnternetin sorumluluğu, sanal ve fiziksel dünyanın iç içe geçtiği “Onlife” (çevrimiçi ve çevrimdışı yaşamın birleşmesi) kavramı üzerinden daha net anlaşılmaktadır. Çeteler, dijital platformları gençleri “avlamak” için aktif bir saha olarak kullanmaktadır. “Bağlam” (context) kavramı, internetin insanları tek başına radikalleştiren bir “fail” (ajan) olmadığını; aksine bireylerin kimliklerini inşa ettikleri, sosyal ilişkilerini sürdürdükleri ve dünya görüşlerini doğruladıkları bir “çevre” veya “ekosistem” olduğunu anlatır.
IŞİD’in bir infaz videosunun, bir güvenlik uzmanı için “iğrenç bir suç” iken, radikal bir ağın içindeki birey için “adaletin tecellisi” olarak yorumlanabildiği gibi. Mesajın kendisi değişmez, ancak kişinin içinde bulunduğu sosyal bağlam mesajın anlamını değiştirir. Dolayısıyla internet sadece içeriği taşır, içeriğin radikalleştirici etkisi, kişinin kimlik arayışı ve sosyal çevresi (bağlamı) tarafından belirlenir.
İnternete “neden” demek, “Silah insanı öldürür.” demek gibidir (teknolojik determinizm). İnternete “bağlam” demek ise, “İnsanı öldüren, silahı tutan el ve o tetiği çektiren sosyal/psikolojik koşullardır; internet sadece o silahın bulunduğu odadır” demektir. Bu nedenle kaynaklarınız, içeriği silmeye çalışmak yerine, o içeriğin yankılandığı sosyal ağları (yankı sistemini) değiştirmeyi önermektedir.
İnternet nasıl araçsallaştırılıyor?
Irving Vidal’in (2025) Meksika kartelleri üzerine yaptığı çalışma, suç örgütlerinin (özellikle CJNG ve Los Zetas) popüler çevrimiçi video oyunlarını bir “dijital avlanma sahası” olarak kullandığını ortaya koymaktadır. Daltonlar iddianamesinde de ifade edildiği gibi; çeteler kendisine sempati duyulmasını sağlamak ve potansiyel üyeleri etkilemek için yoğun bir “kara propaganda” yürütmektedir. Facebook, Instagram ve TikTok gibi platformlar, örgütlerin vitrini konumundadır.
İşe alımcılar, oyunlarda çocuklarla arkadaşlık kurmakta, onlara “narkokültür”ün lüks yaşamını vaat etmekte ve güvenlerini kazandıktan sonra evden kaçmaya ikna etmektedir. Bu “dijital ayartma” (grooming), ebeveynlerin güvenli sandığı ev ortamında gerçekleşen sinsi bir hırsızlıktır. Araştırmalar, “dijital avlanma” (veya literatürde geçen adıyla “internet banging”, “cyber banging” veya “dijital sokak” aktiviteleri), çetelerin ve terör örgütlerinin çevrimiçi platformları kullanarak üye toplaması, rakiplerini takip etmesi, tehdit etmesi ve fiziksel şiddeti organize etmesi sürecidir. Bu süreç, sanal dünyadaki etkileşimlerin fiziksel dünyadaki şiddete dönüşmesini ifade eder.
Örgütler hedeflerini nasıl seçer?
Dijital avlanmanın ilk aşaması, örgüte kazandırılacak savunmasız bireylerin tespit edilmesidir. Terör ve çete işe alımcıları (recruiters), genellikle “ele alınmamış travma” veya “akıl sağlığı sorunları” yaşayan bireyleri hedef alır. Bu kişiler, destek ve kabul arayışında oldukları için “yırtıcı işe alımcılar” tarafından kolayca avlanabilirler. İşe alımcılar, interneti kullanarak adaylara “aldatıcı faydalar” sunar. Bunlar arasında aidiyet hissi, arkadaşlık, maddi kazanç vaadi ve kahramanlık duygusu yer alır. Özellikle terörist gruplar için internet, benzer düşünen sempatizanların sosyalleştiği ve inançlarını paylaştığı bir alan sağlar.
Çeteler, öncelikle çocuğun hayatındaki sevgi, aidiyet ve koruma eksikliğini tespit eder ve kendini bu ihtiyaçları karşılayacak bir “ikame aile” (surrogate family) olarak sunar. Çeteler, o sevgiyi her zaman bulabileceğiniz bir yer gibidir”, Ailevi ihmal, uyuşturucu bağımlısı ebeveynler veya yoksulluk nedeniyle evde bulamadıkları desteği arayan çocuklar için çete, koşulsuz kabul vaat eden bir sığınak gibi görünür. Çocuk “aileyi” kabul ettikten sonra, bireysel kimliği grup kimliğiyle birleşmeye (identity fusion) başlar. Çete üyelerinin “kendi başlarına düşünme ve karar verme haklarını devrettiklerini” ve çetenin “mülkü” haline geldiklerini belirtir. Çocuk, artık birey değil, kolektif bir yapının uzantısıdır.
“Sahte aile” içindeki yaşam, çocuğu sürekli şiddete maruz bırakarak duygusal tepkilerini körleştirir. Yarın ölsem şaşırmam” diyerek bir tür kadercilik (fatalism) geliştirir,. Şiddet ve ölüm, korkulacak bir şey olmaktan çıkıp, gündelik hayatın olağan bir parçası haline gelir. Çocuklar, “25 yaşını göremeyeceklerine” (foreshortened future) inanmaya başlarlar. Bu umutsuzluk, onları uzun vadeli planlar yapmaktan alıkoyar ve “anı yaşamak” adına daha fazla suça ve riske iter. Çetelerin sunduğu “sahte aile”, çocuğu önce sevgi ve aidiyet vaadiyle kendine çeker, ardından onu şiddeti bir norm, empatiyi bir zayıflık ve ölümü bir kader olarak gören “travmatize olmuş bir faile” dönüştürür. Çete, çocuğun empati yeteneğini söküp alırken, yerine saldırganlığı ve koşulsuz itaati monte eder.
Örgüt, tetikçi ve saha elemanı olarak özellikle 15-20 yaş aralığındaki gençleri ve çocukları (suça sürüklenen çocuk [SSÇ]) seçmektedir. Bu yaş grubu, hukuki ehliyetin tam olmaması (ceza indirimleri) ve manipülasyona açık olmaları nedeniyle tercih edilmektedir. Örgüt, özellikle ailevi durumu bozuk, maddi imkansızlıklar yaşayan ve “kısa yoldan zengin olma” hayali kuran gençleri hedeflemektedir. İddianamede, bu gençlerin lüks yaşama (araba, kıyafet, yurt dışı seyahati) imrenerek örgüte katıldıkları belirtilmektedir. Örgüt, işe aldığı bu gençleri uzun vadeli üyeler olarak değil, “harcanabilir” unsurlar olarak görmektedir. İddianame, bu gençlerin ülke içinde adeta bir “Kamikaze Dronu” gibi kullanıldığını, eylemi yapıp yakalanmalarının veya ölmelerinin örgüt yönetimi için bir kayıp olarak görülmediğini tespit etmiştir.
Hibritleşme (Sanal ve Gerçek Arasındaki Sınırın Kalkması)
Bu süreç, “dijital sokak” ile fiziksel sokak arasındaki sınırların bulanıklaşmasıyla sonuçlanır. Çevrimiçi ortamda başlayan bir tartışma veya tehdit (siber şiddet), hızla fiziksel dünyada bir çatışmaya veya cinayete dönüşebilir. Çete üyeleri, statü kazanmak veya yüzlerini kurtarmak için çevrimiçi ortamda “çetecilik oynamak” zorunda hissederler ve bu performans onları gerçek hayatta şiddet uygulamaya mecbur bırakabilir.
Özetle, dijital avlanma; tespit etme (savunmasız kişileri veya rakipleri bulma), etkileşime girme (kandırma veya kışkırtma) ve eyleme geçme (örgüte katma veya fiziksel saldırı) döngüsü üzerinden gerçekleşir.
Sosyal medya, “dijital avlanma” (digital hunting) ve işe alım süreçlerini, fiziksel dünyanın sınırlarını kaldırarak, algoritmik hedefleme kullanarak ve şiddeti bir statü gösterisine dönüştürerek çok daha etkili ve tehlikeli hale getirmektedir.
Sonuç
Çeteler ve terör örgütleri öğrenen ve sürekli yeni teknolojiyi kendi lehlerine kullanma becerisi geliştiren yapılardır. Bu örgütleri üç beş yoldan çıkmış, gözünü para bürümüş ya da macera peşinde koşan bir grup hayalperest ve öfkeli genç olarak görmek kadar hatalı başka bir şey yoktur. Bu yüzden bu yapılarla mücadelenin çok da sofistike, istihbarat ve analiz birimleri ile güçlendirilmiş, saha araştırmaları ile desteklenen, sosyo-ekonomik politikalarla çözüm aranan bir stratejide gerçekleşmesi gerekmektedir. Hele böyle durularda internetin fişini çekmek ya da içerik kaldırmak veya engellemek hiçbir şekilde sorunu çözmeyecektir.
Dolayısıyla strateji, “hikâyeyi değiştirmek” değil, bireyin içinde bulunduğu “sosyal ağı değiştirmek” olmalıdır. Birey radikal ağdan çıkarılıp çoğulcu seslerin olduğu yeni ağlara entegre edilmedikçe, dijital mesajlar duvara çarpacaktır.

Prof. Dr.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1994 yılında Gazi Üniversitesine bağlı Çorum İlahiyat Fakültesinde asistan oldu. 2001 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelam Anabilim dalında doktorasını tamamladı. 2002 2002-2003 yılları arasında Kırgızistan Oş Devlet Üniversitesi’nde çalıştı... [Profili gör]