Uluslararası Radikalizm Gözlemevi
+905534025560
info@urad.com.tr
06560, Söğütözü Cad. No:43 Ankara, Turkiye

2026’ya girerken küresel sistem, aynı anda ilerleyen ve birbirini büyüten krizlerin baskısı altında yeniden şekilleniyor. Kurumsal meşruiyet kaybı, derinleşen eşitsizlik, hızlanan dijital dönüşüm, iklim kaynaklı kırılganlıklar ve bölgesel savaşlar; yalnızca devletlerarası dengeleri değil, toplumların iç güvenini ve siyasal yönelimlerini de sarsıyor. Bu ortamda radikalleşme, artık “marjinal bir sapma” değil, geniş kitleleri etkileyen yapısal bir güvenlik ve istikrar problemine dönüşmüş durumda.
Radikalleşmeyi bugün belirleyen şey yalnızca ideoloji değil; adalet duygusunun zedelenmesi, ekonomik dışlanma, kimlik gerilimleri ve dijital manipülasyonun birleşerek ürettiği toplumsal baskıdır. Bu çalışma, Top Risks 2026 (Eurasia Group, 2025) çerçevesindeki risk başlıklarını radikalleşme dinamikleriyle ilişkilendirerek Türkiye açısından doğabilecek siyasal, toplumsal ve güvenlik sonuçlarını tartışmayı ve Türkiye’nin bu risk ortamında dayanıklılığını artıracak stratejik bir yaklaşım önermeyi amaçlamaktadır.
ABD’deki kurumsal çöküş senaryosu, siyasette derin bir kutuplaşma, demokrasiye duyulan güvensizlik ve yaygın komplo teorilerinin güçlenmesiyle iç içedir (Kleinfeld, 2021). Siyasal düzeyde, ittifaklar kırıma uğradıkça kamuoyunda “sistem dışı” çözümler arayışı artar; aşırı sağ grupların güç kazanması ve çevrimiçi ideolojik balonların etkisi radikalleşmeyi tetikler. Ekonomik açıdan, krizler sırasında ABD’nin iç pazarının daralması, küresel finansal dalgalanmalar ve işsizliğin artması, yabancı düşmanlığı ve şiddetçi milliyetçiliği besleyebilir. Kültürel düzeyde, medya ve internet aracılığıyla yayılan dezenformasyon, toplumun bir kesimini radikal fikirlerle buluşturur. Teknolojik olarak ise sosyal medya algoritmaları, siyasi uçlarda yer alan içeriklerin yankı toplamasını sağlar; bu süreç, bireyleri giderek radikal görüşlere daha fazla maruz bırakabilir (Rodilosso, 2024).
ABD’de bir otorite krizinin derinleşmesi, Türkiye açısından da çok boyutlu riskler doğurur. Uluslararası alanda NATO ve Batı’nın önderlik kapasitesi zayıflar, bu da Türkiye’nin güvenlik garantilerinin sorgulanmasına neden olabilir. ABD’nin bölgesel politikaları istikrarsızlaştıkça Türkiye, Ortadoğu ve Akdeniz’de daha öngörülemez bir ortamla karşılaşır. İç siyasette ise bazı gruplar ABD’deki siyasi tıkanıklığı örnek göstererek anti-demokratik tepkilerini meşrulaştırabilir. Ekonomik olarak, Amerika’daki belirsizlikler küresel finansal piyasaları sarsarak Türkiye’de döviz kurlarını ve yatırımları olumsuz etkileyebilir. Toplumda, muhaliflerin radikalleşme hikâyeleri güçlenirken, devlet yanlısı kesimler de “ABD de aynı hastalıkla mücadele ediyor” argümanını kullanabilir.
Türkiye için alınması gerekli en önemli tedbirler şunlardır: demokratik kurumları ve hukuku güçlendirerek iç politikada ortak payda arayışını korumak; kamu kurumlarının şeffaflığı ve güvenilirliğini pekiştirmek.
Avrupa’da merkezî karar mekanizmalarındaki tıkanıklık, popülist ve aşırı sağ/sol partilerin güç kazanmasına yol açmaktadır. Siyasal düzeyde, 2008 ekonomik krizi ve 2015 göç dalgası sonrası merkez partilere duyulan güven ciddi şekilde azalmış yerini milliyetçi ve dışlayıcı söylemlere bırakan sağcı partiler almıştır. Ekonomik açıdan, Euro Bölgesi borç krizleri ve refah devleti harcamalarına karşı tepkiler, ülkeler arasında gerilim yaratıp aşırı uçlara itki sağlamıştır. Kültürel olarak ise artan göç, kimlik ve güvenlik endişelerini körükleyerek aşırı sağın şoven söylemlerini beslemiştir. Teknolojik olarak sosyal medya, Avrupa toplumlarının birbirinden kopmasına ve yabancı düşmanlığı içeriklerinin viral hale gelmesine katkı sağlamaktadır. Avrupa’nın bu çelişkili atmosferinde, karar alma süreçlerindeki aksaklıklar radikal hareketlerin meşruiyetini artırıyor; zira zayıf koalisyon hükümetleri soruları yanıtlamakta güçlük çekince vatandaşlar güçlü lider ve tekçi çözümler arayışına girmektedir (Kendall-Taylor, Polyakova, 2019; Sithole, vd., 2024).
Avrupa Birliği’nin karar alma kapasitesindeki zayıflama Türkiye’yi doğrudan etkileyebilir. Öncelikle, Türkiye’nin önemli bir mülteci yük paylaşımcısı olarak AB ile yürüttüğü işbirlikleri risk altındadır. AB’daki aşırı sağın yükselmesi, Türkiye’den gelen göç ve mülteci akımlarına yönelik hoşgörüsüzlüğü artırabilir. Bu durum, geri kabul anlaşmalarının sıkılaşmasına veya yardımların durmasına yol açarak Türkiye’deki sosyal gerilimi yükseltebilir. Güvenlik noktasında, Avrupa’nın savunma ve stratejik önderlik boşluğu (örneğin NATO’da ittifak dayanışması sorunları) Türkiye’yi bölgesel tehditlere karşı yalnız bırakabilir. Politik istikrar açısından ise AB’de demokrasinin işlevsizleştiğine ilişkin söylemler, Türkiye’de de otoriter rejim yanlılarının “batı modeli de çöküyor” argümanını destekleyerek kutuplaşmayı besleyebilir. Ekonomide ise Avrupa’ya ihracatın azalması, Türkiye’nin dış kırılganlığını artırabilir.
Türkiye için alınması gerekli tedbirler şunlardır: göç yönetimi ve entegrasyon politikalarını geliştirmek, AB fonlarının ve işbirliğinin sekteye uğramasına karşı tedbirler almak; ulusal çıkarları koruyacak diplomatik hamleler planlamak.
3. Risk-Rusya’nın Hibrit Tehditleri
Rusya’nın hibrit stratejisi; siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, sahte gruplar ve vekâlet operasyonları gibi yöntemlerle yürütülmektedir. Siyasal açıdan Rusya, hedef ülke toplumlarında otorite düşmanlığı ve anti-demokratik fikirler yayıp kutuplaşmayı derinleştirir (Rekawek vd., 2025). Örneğin, marjinalize edilmiş göçmen veya etnik grupları kendi amaçları için kullanarak radikal çatışmalar yaratabilir. Ekonomik olarak, enerji politikası gibi konularda restleşmeler, iç sorunları dış düşmanlaştırarak ekstrem söylemleri güçlendirebilir. Kültürel düzeyde, Rus propagandası “anti-Kapitalist”, “anti-Batıcı” ve milliyetçi temaları işleyerek Türkiye gibi ülkelerdeki içerik uçlarını besleyebilir (Costello, 2018). Teknolojik açıdan ise Rus hacker grupları sosyal medya platformlarında dezenformasyon yayarak kitleleri radikalleştirecek sahte içerikler üretir; ayrıca “spook-gangster” yöntemleriyle Avrupa’dan radikal elemanları kendi emelleri için devşirebilir. Uluslararası güvenlik bağlamında Rusya’nın yürüttüğü karma operasyonlar, savaş alanındaki başarıya ek olarak düşman ülkelerde terör ve şiddeti teşvik eden “suikastçılık ve organize suç” yöntemlerini de içeriyor.
Rusya ile karmaşık ilişkilerde hibrit tehditler Türkiye’yi farklı boyutlarda etkiler. Bir yandan enerji bağımlılığı nedeniyle Rus gazının silahlaştırılması veya ekonomik yaptırımlar politikası, Türkiye’de sosyal huzursuzluğa neden olabilir. Öte yandan Rus dezenformasyonu Türkiye’yi de hedefler: Rus medya organlarının Türkiye’de anti-Amerikan ve anti-NATO söylemini pompalaması, toplumda kutuplaştırıcı etkiler yaratır. Bu durum, siyasetçilerin veya medyanın söyleminde ABD ve AB karşıtlığının yükselmesine yol açabilir. Rus destekli radikal grupların (örneğin milliyetçi veya dinî oluşumlar) propaganda ağı Türkiye içinde istikrarı bozucu faaliyetler yürütebilir. Bölgesel planda ise Rusya’nın Orta Doğu ve Kafkaslar’daki vekâlet aktörleri, Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit edebilecek güç kazanabilir (örneğin Karabağ’da ya da Suriye’deki milisler). Türkiye’nin uluslararası arenadaki tercihleri Rusya’nın tavizsiz stratejileriyle karşılaştıkça, sivillerde “rejim değişikliği” veya “direniş” söylemleri radikalleşme argümanlarına dönüşebilir.
Türkiye için alınması gerekli tedbirler şunlardır: bilgi operasyonlarına karşı mücadele birimlerini (Stratejik İletişim) güçlendirmek; siber güvenlik altyapısını geliştirmek; yabancı propaganda ve dezenformasyonu anında çürütecek kamuoyu stratejileri oluşturmak.
4. Risk – Suriye’nin Kalıcı İstikrarsızlaştırılması ve PYD/SDG Yapılanması
Siyasal düzeyde, devlet dışı silahlı aktörlerin uluslararası destekle ayakta tutulması, “silahla hak elde edilebilir” algısını güçlendirir. Etnik temelli yapılanmalar, kimlik siyaseti üzerinden radikalleşmeyi besler. Kültürel düzeyde, “direniş”, “özerklik” ve “öz savunma” söylemleri gençler arasında militan romantizmi üretir. Güvenlik açısından ise uzun süreli çatışma ortamı, şiddetin gündelikleşmesine ve terörün normalleşmesine yol açar. Akademik literatür, uzun süreli iç savaş ve vekâlet savaşlarının radikal örgütler için en verimli zemin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu süreç, Türkiye’nin sınır güvenliğini doğrudan tehdit eder. Terör tehdidinin süreklilik kazanması, toplumda güvensizlik duygusunu artırır. Göç baskısı ve düzensiz nüfus hareketleri sosyal gerilimi besler. Etnik ve ideolojik söylemler üzerinden iç toplumsal fay hatları zorlanabilir. Ayrıca Suriye kaynaklı istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenlik harcamalarını artırarak ekonomik ve siyasal yük üretir.
Türkiye için alınması gerekli tedbirler şunlardır: sınır ötesi tehditlere karşı kalıcı güvenlik ve istihbarat mimarisinin güçlendirilmesi. Kimlik temelli radikal anlatılara karşı kapsayıcı vatandaşlık ve meşru siyaset vurgusunun güçlendirilmesi.
5. Risk – İran’a Olası ABD–İsrail Müdahalesi ve Bölgesel Savaş Riski
İran’a yönelik olası askerî müdahale, Ortadoğu’da mezhepsel ve ideolojik fay hatlarını harekete geçirir. Siyasal düzeyde, vekâlet savaşları ve milis ağları meşrulaşır. Dini boyutta, Sünni–Şii gerilimi üzerinden kutsal söylemlerle beslenen radikalleşme artar. Kültürel olarak, “kuşatma”, “intikam” ve “varoluşsal tehdit” dili, şiddeti ahlaki olarak gerekçelendiren bir çerçeve sunar. Bölgesel savaş ortamı, radikal örgütlerin hem insan kaynağını hem de meşruiyet alanını genişletir.
Bölgesel bir savaş, Türkiye’nin çevresinde güvenlik çemberini daraltır. Irak ve Suriye üzerinden yeni silahlı gruplar ve milis hareketleri ortaya çıkabilir. Mezhepsel söylemlerin yükselmesi, Türkiye içinde de kutuplaşmayı besleyebilir. Enerji arz güvenliği, ticaret yolları ve sınır güvenliği ciddi risk altına girer.
Türkiye için önerilen tedbirler şunlardır: mezhepsel gerilimleri dışlayan, güvenlik merkezli ama dengeli kriz yönetimi. Dini referanslı radikal söylemlere karşı meşru dini bilgi ve sağduyu merkezli kamusal dilin güçlendirilmesi.
6. Risk- İsrail’in Hukuk Tanımaz Politikaları ve Sürekli Çatışma Üretimi
İsrail’in uluslararası hukuku ihlal eden askerî operasyonları ve sivil kayıplar, küresel ölçekte adalet duygusunu aşındırmaktadır. Siyasal olarak, “çifte standartlı dünya düzeni” algısı güçlenir. Dini ve ideolojik düzeyde, bu durum şiddeti meşrulaştıran radikal söylemler için güçlü bir propaganda zemini oluşturur. Dijital mecralarda savaş görüntülerinin yayılması, öfke, intikam ve kolektif cezalandırma duygularını besler. Bu ortam, özellikle gençler arasında radikal yapılara yönelimi artırır.
Bu tablo, Türkiye’de toplumsal duyarlılığı ve öfkeyi artırabilir. Dış politikadaki gerilimler iç politikada sertleşmiş söylemlere yansıyabilir. Radikal dini ve ideolojik gruplar, İsrail’in eylemlerini şiddet çağrıları için araçsallaştırabilir. Ayrıca bölgesel istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenlik ve diplomasi yükünü ağırlaştırır.
Türkiye için önerilen tedbirler şunlardır: Radikal propagandayı besleyen dezenformasyon ve dijital içeriklere karşı etkin denetim ve karşı-anlatı.
Yapay zekâ ve ilgili teknolojilerde küresel düzeyde regülasyon eksikliği, çeşitli radikalleşme dinamiklerine yol açmaktadır. Siyasal olarak, sosyal medya platformlarının algoritmaları ses getiren ve duygusal içerikleri güçlendirmekte bu da kullanıcıları “filtre balonları” içinde kapatarak farklı görüşlere ulaşımı kısıtlar. Araştırmalar, bu tür algoritmik içerik seçiminin siyasi radikalleşmeyi artırabileceğini göstermektedir (Ganaie, 2026). Kültürel anlamda, derin sahte (deepfake) video ve ses teknolojileri ile dijital propaganda araçlarının kötüye kullanımı, güvenlik kaygılarını artırarak toplumda paranoya ve çatışmacı gruplara sempati doğurabilir. Teknolojik cephesiyle, yapay zekâ destekli şifre çözme, casusluk veya otonom silah sistemleri gibi gelişmeler, güvensizlikleri besleyip saldırgan milliyetçiliği kamçılayabilir. Ayrıca, terör örgütleri ve radikal oluşumlar yapay zekâyı propaganda ve motivasyon aracı olarak sistematik biçimde kullanmaktadır; örneğin AI ile oluşturulmuş özelleştirilmiş yayınlar veya sohbet botları yoluyla gençler hedeflenmektedir.
Yapay zekânın kontrolsüz gelişimi Türkiye’yi de çeşitli şekillerde etkiler. Medya ve sosyal ağlarda yayılan içeriklerin yapay zekâ tarafından şekillendirilmesi, Türkiye’deki toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebilir. AI destekli dezenformasyon ve derin sahte videolar (örneğin siyasetçi konuşmalarının manipülasyonu), kamuoyunu yanıltarak radikal söylemlere alan açabilir. Ayrıca, Türkiye’nin teknoloji eğitimi altyapısı ve regülasyon eksikliği, yabancı güçlerin siber saldırılarına ve veri manipülasyonlarına karşı risk yaratır. Örneğin, sosyal medyada radikal grupların propaganda videolarının yapay zekâ algoritmalarıyla milyonlarca insana hızla ulaşabilmesi, Türkiye’de de demokratik toplumsal dokuyu hedef alabilir. Bu bağlamda, mevcut Bilişim Kanunu düzenlemelerine rağmen yapay zekâ etiği ve dijital haklar konularındaki belirsizlikler, yeni radikalleşme yolları açabilir.
Türkiye için önerilen tedbirler şunlardır: Sosyal medya platformları ve bilgi teknolojileri şirketleri için şeffaf algoritma denetim mekanizmaları geliştirmek; dezenformasyon ve nefret söylemiyle mücadele birimlerini güçlendirmek.
Küresel iklim değişikliği ve yanlış su politikaları bir araya gelerek su kıtlığını derinleştirmekte bu da güvenlik ve radikalleşme açısından tehlikeli bir döngü yaratmaktadır. Siyasal olarak, su ve toprak kaynaklarının tükenmesi, topluluklarda devlet otoritesine karşı güvensizlik uyandırır. Ekonomik açıdan ise tarım ve hayvancılığa dayalı geçim ortadan kalktığında işsizlik ve yoksulluk artar; araştırmalar, gıda ve su kıtlığı yaşayan genç nüfusun radikal örgütlerin saflarına katılma olasılığının yükseldiğini göstermektedir (Mant, vd., 2024). Kültürel/etnik boyutta, su kaynakları üzerindeki rekabet etnik gruplar arasındaki gerilimi tırmandırarak radikal örgütlerin yerel taraftar bulmasını kolaylaştırır. Örneğin Sahraaltı Afrika’da ve Orta Doğu’da, kuraklığın yol açtığı toplumsal çöküntü, silahlı gruplar tarafından fırsata çevrilmektedir. Teknolojik açıdan su yönetimi ve tarımsal teknoloji eksikliği, kırılgan kırsal nüfusun çaresizliğini artırır. Bu durum, terör gruplarının “koruma” vaadiyle kendine bağlı kitle oluşturmasına zemin hazırlar.
Türkiye de su kıtlığı ile karşı karşıya kalmaktadır. Birleşmiş Milletler verilerine göre ülkemizin büyük çoğunluğu çölleşme riski altındadır ve güneydoğu başta olmak üzere su kaynaklarında kritik düşüşler yaşanmaktadır (TM, 2025). Bu durum, GAP bölgesi çiftçilerinin geçimini tehlikeye atarken toplumsal memnuniyetsizliği artırabilir. Tarım ve kırsal kalkınmadaki çöküş, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da genç nüfusu işsiz bırakıp PKK gibi örgütlerin propaganda malzemesi haline gelebilir. Ayrıca Dicle-Fırat havzası üzerindeki paylaşım anlaşmazlıkları (örneğin Irak ve Suriye ile su paylaşımları) Türkiye’nin güvenlik politikalarını doğrudan etkileyerek ulusal çıkar algısını tetikleyebilir. Kıyı bölgelerdeki kentleşme ve içme suyu sıkıntıları, şehirlerde de hoşnutsuzluk yaratabilir. Bu tablo, Türkiye’de iklim göçünü ve iç göçü artırabilir, göç eden nüfus ise sosyal uyum sorunlarına yol açarak radikal öğretilere duyarlı hale gelebilir.
Türkiye için önerilen tedbirler: Tarım politikalarında su kullanımını zorunlu kılmak, su tasarrufu zorunlulukları getirmek; uzun vadeli su kaynakları planlaması (baraj, gölet, arıtma tesisleri) yaparak kuraklığa karşı hazırlık seviyesini yükseltmek.
Son Maduro olayında olduğu gibi uluslararası düzeydeki yönetişim mekanizmalarının çöküşü, çok taraflı kurum ve anlaşmaların işlevsizleşmesi anlamına gelir. Siyasal olarak, BM, G20, WTO, WHO gibi kuruluşların etkisizleşmesi, küresel işbirliğine olan inancı sarsar. Bu ortamda egemenlik vurgusunun güçlenmesi, lider ülkelerin popülist milliyetçi politikaları benimsemesine yol açar. Ekonomik açıdan, koordinasyonsuz küresel kriz yönetimi (örneğin küresel resesyon, ticaret savaşları) sonuçta tüm toplumlarda fakirleşmeyi ve dışlayıcılığı artırır. Kültürel/ideolojik olarak, dünya genelinde “biz ve onlar” ayrımı derinleşir; küresel sorunlara ulusalcı çözümler aranması, radikal grupların söylemini güçlendirir. Gerçekten de, mevcut çok kutuplu dönüşümde lider eksikliği ve işbirliği kanallarının tıkanması, gelişmiş ülkelerde sağcı popülist partilerin yükselmesine yol açmıştır (Sithole, 2024). Bu durum aynı zamanda mülteci krizleri ve çatışmaların kontrolsüz göçe dönüşmesine neden olup, göçmen karşıtı radikal hareketleri besler. Teknolojik açıdan da uluslararası siber uzay ve yapay zekâ düzenlemelerinin olmayışı, güvenlik tehditlerini küreselleştirir. Örneğin bir yerde çıkan çatışmanın bilgi operasyonları tüm dünyaya yayılabilir.
Dünya sahnesinde çok taraflı işbirliklerinin zayıflaması Türkiye’yi de izolasyon ve belirsizliğe sürükleyebilir. Türkiye, Birleşmiş Milletler ve AB gibi platformlardaki sözü zayıflayan uluslararası normlardan ve avantajlardan mahrum kalabilir. Küresel ticaret düzenindeki aksamalar, ihracatçı konumundaki Türkiye’nin ekonomisini vurabilir. Ayrıca, küresel problemler (iklim değişikliği, pandemi, terörizm) uluslararası dayanışma olmadan çözülemeyince, Türkiye kendi başına önlem almak zorunda kalacak, bu da kaynak kullanımını zorlaştıracaktır.
Türkiye için önerilen tedbirler şunlardır: Diplomatik kapasiteyi güçlendirmek; dış politikada çok yönlü ve pragmatik bir strateji izleyerek farklı güç merkezleriyle ilişkileri dengelemek.
Sonuç
Bu çalışmada ele alınan dokuz küresel risk, radikalleşmenin günümüz dünyasında tekil nedenlere indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok boyutlu bir olgu olduğunu açık biçimde göstermektedir. Kurumsal çöküşten bölgesel savaşlara, yapay zekâ yönetişim boşluğundan su krizine kadar uzanan bu risk alanları, farklı bağlamlarda ortaya çıksa da ortak bir sonuç üretmektedir: güvensizlik, öfke ve aidiyet arayışı.
Türkiye açısından bu tablo, radikalleşmenin yalnızca “dış kaynaklı tehdit” veya “iç güvenlik sorunu” olarak ele alınmasının yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Küresel sistemdeki kırılmalar, Türkiye’nin iç siyasal dengeleri, toplumsal uyumu ve genç nüfusun gelecek algısı üzerinde doğrudan etki üretmektedir. Bu nedenle radikalleşme, güvenlikçi reflekslerle sınırlı bir alan değil; demokratik kurumların işleyişi, ekonomik adalet, dijital alanın denetimi, göç ve entegrasyon politikaları ile dış politika tercihlerinin tamamını kapsayan bütüncül bir meseledir.
Çalışmanın ortaya koyduğu temel bulgu şudur: Radikalleşme, devletin zayıf olduğu yerde değil; devletin adaletsiz, tutarsız veya öngörülemez algılandığı yerde güç kazanmaktadır. Bu nedenle Türkiye için en etkili strateji, yalnızca tehdidi bastırmaya odaklanan sert güvenlik politikaları değil; meşruiyeti yüksek, kurumsal kapasitesi güçlü ve toplumsal bağları sağlam bir devlet yapısı inşa etmektir.
Bu çerçevede Türkiye’nin önünde üç temel görev bulunmaktadır.
Birincisi, demokratik kurumların ve hukukun güvenilirliğini güçlendirerek radikalleşmenin beslendiği meşruiyet boşluklarını kapatmak.
İkincisi, dijital alan başta olmak üzere yeni radikalleşme mecralarına karşı stratejik iletişim ve karşı-anlatı kapasitesini geliştirmek.
Üçüncüsü ise, dış politikada ilkesiz tepkisellik yerine öngörülebilir, dengeci ve çatışma azaltıcı bir yaklaşımı benimseyerek bölgesel krizlerin iç toplumsal fay hatlarını tetiklemesini engellemek.

Prof. Dr.
Prof. Dr. Özcan Güngör, 1977 yılında Çorum’da doğmuştur. 2001 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur. Sırasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değişik birimlerinde ve ABD’de çalışmış, Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış ve halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi'nde görev yapma... [Profili gör]

Hilmi Demir
30/09/2025

Özcan Güngör
08/09/2025

Emre Gürbüz
01/08/2025

Abdullah Denikul
14/07/2025

Oğuz Demir
19/03/2025